I. Giriş
Tıbbi müdahaleden kaynaklanan tazminat davalarında kusurun belirlenmesi tıbbi uzmanlık gerektirdiğinden, mahkemeler bu konuda bilirkişi incelemesine başvurmaktadır. Bilirkişi de raporunu dosyaya getirtilen tıbbi kayıtlara ve bu kayıtların yansıttığı olay akışına dayanarak hazırlamaktadır. Tanık beyanları veya başka kayıtlar aynı olayı farklı biçimde ortaya koyduğunda, mahkemenin bu çelişkiyi giderip gidermediği davanın sonucu bakımından belirleyici olabilmektedir.
Anayasa Mahkemesi, 12 Mart 2026 tarihli ve 2021/10952 başvuru numaralı kararında, ikiz bebeklerden birinin ölü doğduğu, diğerinin ise doğum sonrasında uzun süre tedavi ve takip gördüğü bir olay nedeniyle anne ve babanın açtığı tam yargı davasına ilişkin bireysel başvuruyu incelemiştir. Derece mahkemeleri Adli Tıp Kurumu raporlarına dayanarak maddi tazminat talebini reddetmiş, bölge idare mahkemesi ise ilk derece mahkemesi kararının manevi tazminata ilişkin kısmını kaldırarak bu talebi de reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine oy birliğiyle karar vermiştir. Karar, 21 Eylül 2026 tarihli ve 33377 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Mahkeme, kararında delillerin değerlendirilmesinin derece mahkemelerinin görevi olduğunu ve bilirkişi raporlarının bilimsel doğruluğunu denetlemenin kendi görevi olmadığını belirtmekle birlikte, ihlalin raporların dayandığı olay kabulü ile dosyadaki diğer deliller arasındaki çelişkinin araştırılmamasından doğduğunu tespit etmiştir. Mahkeme bu sonuca, raporlarla bağdaşmayan tanık beyanlarının ve ses kayıtlarının incelenmediğini, başvurucuların bu yöndeki itirazlarının da karşılanmadığını dikkate alarak ulaşmış, böylece bilirkişi raporuna dayanan yargı mercilerinin nasıl bir inceleme yapması gerektiğine ilişkin bir ölçüt de ortaya koymuştur.
II. Tıbbi Hata Davalarında Bilirkişi Raporu Ve Rapora İtiraz
Kamu hastanelerinde verilen sağlık hizmetinden doğan zararlar için idare aleyhine tam yargı davası açılmaktadır. İdari Yargılama Usulü Kanunu idare mahkemesine davaya ilişkin her türlü incelemeyi kendiliğinden yapma görevi yüklemektedir. Dolayısıyla idari yargıda eksik belgelerin getirtilmesi ve dosyanın aydınlatılması, tarafların talebine bağlı olmaksızın mahkemenin görevleri arasında yer almaktadır.
Bilirkişi incelemesinde ise İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun göndermesiyle Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanmaktadır. Tıbbi hata davalarında bu inceleme Adli Tıp Kurumuna da yaptırılabilmektedir. Bilirkişi raporu hâkimi bağlamadığından, raporun esas aldığı kayıtların dosyadaki diğer delillerle uyumlu olup olmadığını değerlendirmek de mahkemeye düşmektedir. Taraflar ise raporun kendilerine tebliğinden itibaren iki hafta içinde eksikliklerin tamamlanmasını, belirsizliklerin giderilmesini veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilmektedir.
III. Uyuşmazlık
Otuz haftalık ikiz gebeliği bulunan anne, 24 Kasım 2015’te saat 17.50 sıralarında sancı ve bel ağrısı şikâyetiyle Sivas Numune Hastanesi kadın doğum acil servisine başvurmuştur. Kolluğun kamera kayıtlarını inceleyerek düzenlediği tutanağa göre anne, saat 19.26’ya kadar hastane koridorunda muayene edilmeden beklemiştir. Ebenin yaptığı muayenede bebeklerden birinin ters geldiğinin anlaşılması üzerine anne, saat 20.11 sıralarında ambulansla Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesine sevk edilmiştir. Sevk edilen hastanede sezaryenle yapılan doğumda bebeklerden biri boynuna kordon dolanmış olarak ölü doğmuş, diğeri sağ doğmuş ancak prematüre doğum nedeniyle bir süre oksijen desteği almış, göz ve böbrek sorunları nedeniyle de uzun süre takip edilmiştir. Anne ve baba, bu olay nedeniyle Sağlık Bakanlığı aleyhine Sivas İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. İlk hastanedeki hekim hakkında ayrıca soruşturma izni aşamasında ön inceleme yapılmış, olayla ilgili personel hakkında ceza davası açılmıştır.
Dosyaya giren deliller, annenin ilk hastanedeki durumu ve sevk kararının yerindeliği konusunda birbiriyle çelişmiştir. Sevk edilen hastanede doğumu gerçekleştiren hekim, ilk hastanedeki hekimin telefonda doğumu ilerlemiş ve yaklaşık 5 cm açıklığı bulunan bir hastayı sevk etmek istediğini bildirdiğini ifade etmiştir. Aynı hekime göre, kendisi bu görüşmede doğumun ilk hastanede yapılmasının daha doğru olacağını söylemiştir. İlk hastanede görevli olup anneye ambulansta eşlik eden ebe ve hemşire, ceza yargılamasında yeminli olarak verdikleri ifadede annede 7-8 cm açıklık bulunduğunu beyan etmiş, ebe ayrıca muayenede el ayak gelişi gördüğünü belirtmiştir. Başvurucular, iki hekim arasındaki görüşmelere ait kayıtların idarenin elinde bulunduğunu belirterek bu görüşmeleri içeren bir CD sunmuş ve kayıtların dava dosyasına eklenmesini talep etmiştir. Soruşturma izni aşamasında düzenlenen ön inceleme raporunda ise müdahalede geç kalındığı, ters geliş tespit edilen annenin bir an önce sezaryene alınması ve bebeklerin gerekirse kuvöz içinde ileri bir merkeze sevk edilmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
Adli Tıp Kurumunun idare mahkemesi için hazırladığı rapor ise sevk edilen hastanedeki muayene kaydında yer alan 2 cm açıklık bulgusundan hareketle annenin sevkten önce aktif doğum eyleminde olmadığı ve yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı nedeniyle sevkin tıbben uygun olduğu sonucuna varmıştır. Ceza yargılamasında alınan Adli Tıp Kurumu raporu da ölümün kordon dolanmasına bağlı olarak gerçekleştiğini ve sevkin ölüm üzerinde etkisi bulunmadığını belirtmiştir. Sivas İdare Mahkemesi bu raporlara dayanarak maddi tazminat talebini reddetmiş, ancak riskli gebelik grubunda yer alan annenin ilk hastanede iki saati aşkın süre bekletildiğini dikkate alarak anneye 15.000 TL, babaya 10.000 TL manevi tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi ise kararın maddi tazminata ilişkin kısmını onamış, davalı idarenin istinaf başvurusunu kabul ederek manevi tazminat koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle bu talep yönünden de davanın reddine kesin olarak karar vermiştir.
IV. Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi, başvurunun yargılamanın uzun sürdüğüne ve bölge idare mahkemesi kararının kesin olmasına ilişkin kısımlarını kabul edilemez bulmuştur. Makul süre şikâyeti bakımından Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun tüketilmediğini, kesinlik şikâyeti bakımından ise hükmün denetlenmesini talep etme hakkının medeni hak uyuşmazlıklarında Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortak koruma alanı dışında kaldığını ve bu nedenle konu bakımından yetkisi bulunmadığını belirtmiştir. Mahkeme, ölü doğuma ilişkin iddiaları ceninin anne ve babanın maddi ve manevi varlığının bir parçası olduğu kabulüyle Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında incelemiştir.
Mahkeme, sağlık hizmetinin kamu veya özel sağlık kuruluşunda verilmesine bakılmaksızın devletin kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma yönünde pozitif yükümlülüğü bulunduğunu ve bu yükümlülüğün, tıbbi müdahaleden doğan tazminat davalarının makul derecede dikkatli ve özenli biçimde incelenmesini de kapsadığını hatırlatmıştır. İncelemesini ise yargı mercilerinin ulaştığı sonuca ilişkin gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığıyla sınırlı tutmuştur.
Bu çerçevede Mahkeme, derece mahkemelerinin hekimler arasındaki görüşme kayıtlarını dosyaya getirtmediğini, ilk hastanedeki açıklığın boyutunu ve doğumun başlayıp başlamadığını ebe ve hemşirenin beyanlarını alarak ortaya koymadığını ve ceza yargılamasındaki tanık beyanlarını değerlendirmediğini tespit etmiştir. Adli Tıp Kurumu raporlarının esas aldığı 2 cm açıklık kaydının, sevk edilen hastanedeki hekimin, anneye eşlik eden ebe ve hemşirenin beyanlarıyla ve ses kayıtlarıyla uyumlu olmadığını ve bu çelişkinin yargılama sırasında açığa kavuşturulması gerektiğini belirtmiştir. Derece mahkemelerinin ise başvurucuların bu yöndeki itirazlarını cevapsız bırakan raporlara dayandığını tespit etmiştir. Sevk edilen hastanedeki hekimin uyarısına rağmen sevkin yapıldığına ilişkin iddiaların da ayrıntılı biçimde incelenmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Manevi tazminat yönünden ise Mahkeme, bölge idare mahkemesinin bu talebi somut bir gerekçe göstermeden ve bebeklerden birinin ölü doğmasının, diğerinin gördüğü tedavilerin başvurucular üzerindeki etkisini gözetmeden reddettiğini tespit etmiştir. Bu eksiklikler karşısında Mahkeme, Adli Tıp Kurumu raporlarını dayanak alan yargı mercilerinin başvurucuların iddialarını gereken özen ve derinlikte incelediğinin ve kararlarında ilgili ve yeterli gerekçeye yer verdiğinin söylenemeyeceği, dolayısıyla kamu makamlarının pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
Giderim bakımından Mahkeme, yeniden yargılama yapılmasına hükmetmiş ve kararın bir örneğinin Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesine iletilmek üzere Sivas İdare Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Yeniden yargılamanın yeterli giderim sağlayacağı gerekçesiyle başvurucuların tazminat talebini ise reddetmiştir.
V. Genel Değerlendirme
Karar, Adli Tıp Kurumu raporları yerine tanık beyanlarının esas alınması gerektiği veya sağlık personelinin kusurlu olduğu anlamına gelmemektedir. Kusur konusundaki değerlendirme, yeniden yargılamayı yapacak mahkemelere aittir. Bununla birlikte karar, raporun esas aldığı olay kabulüyle çelişen esaslı delillerin yargılama sırasında araştırılması ve bu yöndeki itirazların gerekçeli biçimde karşılanması gerektiğini göstermektedir.
Bu ölçüt, bilirkişi raporuna yapılacak itirazın içeriği bakımından da sonuç doğurmaktadır. Rapora itiraz eden davacı, raporun esas aldığı olay kabulünü, bu kabulle çelişen belge veya beyanı ve raporun cevaplamadığı soruyu somut olarak göstermelidir. İdare mahkemesinin kendiliğinden araştırma görevi bulunsa da hasta kayıtlarının, kamera kayıtlarının, hekimler arasındaki görüşme kayıtlarının ve ceza yargılamasında alınan beyanların dosyaya getirtilmesi ayrıca talep edilmelidir. Davalı idare de, lehine olan bir bilirkişi raporu dosyadaki diğer delillerle çelişen bir olay kabulüne dayanıyorsa, karardaki ölçüte göre bu çelişki giderilmeden raporun tek başına hükme esas alınamayacağını gözetmelidir.